Konusu
: Lise müfredatının gençleri hayata hazırlamadaki etkinliği tartışma konusudur. Sizin fikriniz nedir?

Yazar Rumuzu: yeg 0202
Eser Sıra Numarası: 120220eser08


HANGİ EĞİTİM
İnsanoğlu kendini diğer canlılardan üstün ve farklı kılan aklının getirilerini fırsata çevirerek, toplumsal yaşamını geçen yılların kazanımıyla sürekli olarak geliştirmiştir. İlkel toplumlar, bir neslin kendi yaşantıları boyunca edindikleri bilgi birikimini genç kuşaklara aktarma gerekliliğinin farkına vardıklarında bu bilgi paylaşımını en etkili şekilde, “Yaşayarak”  gerçekleştirmişlerdir.
Bir baba hayatı boyunca deneme-yanılma veya doyma-aç kalma yoluyla edindiği tecrübelerini çocuğuna aktarırken, çocuğunun bunu tecrübe etmesinin, en iyi “eğitim” olacağını içgüdüsel olarak tercih ve kabul etmiştir. Baba 40 yıl boyunca avlanmış, iz sürmeyi ve ok atmayı öğrenmiştir. Lakin çocuk babasının 40 yıllık tecrübesine kısa bir zaman diliminde vakıf olmuştur. Babasının öğretilerini en temel içgüdü ile bir süre tekrar etmiştir.  Fakat doğadaki değişimin getirdiği “gelişme” zaruretinin altında; babasının hayatında başarılı bir şekilde kullandığı ve oldukça yeterli verim aldığı yöntemlerin acizliği ile yüzleşmiştir. Farkında olmadan, hayatta kalabilmek adına, bu değişimin kendisine fayda sağlayacak biçimde olmasını istemiş veya kabul etmek zorunda kalmıştır. Bu nedenle doğanın, üzerinde yaşama hakkı verdiği her canlıya dikte ettiği gibi insanoğlu da “gelişmeyi” kabullenmiştir. Babası iz sürmeyi ve ok atmayı öğrenmiş ve öğretmişken, çocuk tuzak kurmayı da öğrenmiştir.
Çocuk baba olduğunda, nesillerinin devamını muhafaza etmenin ancak yeni kuşakları “eğitmekten” ibaret olduğu öğretisi gereğince çocuğunu yanına alır. Torun, dedesinin ve dedesinin öğretileri üzerine kendi yaşantısını koyarak medeniyet merdiveninin ilk basamaklarını atan babasının tecrübelerine yine kısa bir zaman diliminde vakıf olmuştur. Daha ömrünün ilk yıllarında, 80 yıllık yaşanmışlıkların damıtılmasıyla elde edilmiş “hayatta kalma sırlarının” inkişafına nail olur.  Yani torun, hem dedesinin ve babasının bildiklerini biliyor hem de daha fazlasını bilmesi gerektiğini de biliyordur. 
Dedesi iz sürmeyi ve ok atmayı, babası ise tuzak kurmayı öğretmiştir. Torun ise medeniyet kapısını aralayan en temel merdiveni tırmanmış ve hayvanı evcilleştirerek tarıma başlamıştır. Artık torun, doğadaki yaşam mücadelesini kazanmak ve neslinin devamını garanti altına almak adına sadece gününü kurtarmıyor aynı zamanda geleceğini de kurgulayabiliyordur. Şimdi bildiği ve öğretmesi gereken şey sadece hayatta kalabilmek değil bunun üzerine bina edilmiş “hayatı yaşabilme” öğretisidir. Geniş zamanlara yayılmış bu yavaş gelişimin sonucunda hayatta kalabilmeyi başaran ve bunu başkasına verebilen bireyler yetiştirme gerekliliğinin her zamandan fazla olduğunu anlamıştır. Artık daha fazla şey biliyor olmasına mukabil “babadan-oğula” paylaşım yetersiz kalmaktadır. Çünkü “eğitmek” babanın birçok görevinden sadece birisidir. Bu nedenle en mantıklı yaklaşım gereğince bu işin sorumluluğunu, işi sadece bilgi paylaşımı yaparak bireyi şekillendirecek olan bir kuruma vermektir. 
Kadim zamanlardan bugüne varlığını sürdüren “okul”  ve dolayısıyla eğitim kurumunun bireye ne kazandırdığını sorgulamak gerekmektedir. Tarihsel süreçte eğitim, bilgiyi aktarmak olarak varlığını sürdürürken modern toplumlarda “edimsel öğrenme, yaşayarak öğrenme ve keşfederek öğrenme vb. modeller” geliştirilmiştir.  Aslında bütün modeller “hayatta kalma/ hayatı en iyi yaşayabilme” amacına yöneliktir.  Refah düzeyinin artmasına paralel olarak antik Yunanda “akademi” olarak ortaya çıkan, Aristo da "liseum" olarak adlandırılan okulların ortak bir programı yoktu. Bilginin hızla kendini yenilediği sanayileşme sürecinde okullar klasik anlamlarının yanında teknik yeterliliğe sahip bireylerin yetiştirildiği merkezler haline gelirken, Platon’un Mağarasındaki gölgelere dönüşmüştür. Başlangıçta ahlaki şekillenme ile başlayan okul serüveni kapitalist üretim sürecinde tüketim çağının ideolojik aracı haline gelmiştir.
Bu nedenle bilimi, sanatı ve kültürü kendi tekeline alırken, siyasal yapının en önemli ayağı haline gelmiştir. Bireyin mutlaka okula gitmesi gerektiği sistem tarafından zihinlere kazınmıştır. Toplumun mevcut yapısını muhafaza ederek, sistemin öngördüğü insan profilini oluşturma ödeviyle hareket eden okullar,  eğitim ve öğretime planlı bir müfredatla devam etmektedir.
 “Çağdaş Medeniyet Seviyesinin Üstüne Çıkma” gibi zorlu ve mukaddes görevleri üstlenebilecek Türk Milleti kendisini değişim rüzgârına gereğinden fazla kaptırınca “Öğretim” kavramının tek başına bu mukaddes amaç için yeterli olacağı zannına kapılmıştır.  Bilimin ve sanatın kültür noksanlığında dahi üstünlük vaaz edeceğine inanarak bunu kendine tek rehber ve amaç edinmiştir. Buna mukabil eğitim sisteminde, her biri diğerinden kıymetli olan insanları sıralama ihtiyacı hissederek yeni sınav sistemleri oluşturması öğretimin tek amaç olması hususundaki baskınlığına güç katmıştır.
Yakın geçmişe ve günümüze baktığımızda bahsettiklerimizin vuku bulmasını görmek üzücüdür. Bunun temel nedeni bahsetmiş bulunduğumuz hususlar olmakla birlikte bugün mevcut durumun en genel sebebi “müfredattır”.  Ancak eğitim sistemimizdeki müfredat, insanı hayata hazırlamak yerine her biri aynı tornadan çıkmış “akademik bilgi çöplüğü” olan bireylere dönüştürmüştür. Akademik başarı merkezli anlayış, bireysel farklılıkları yok saymaktadır. Doktorların, mühendislerin, elektrikçilerin veya inşaat işçilerinin “insan”lardan olduğunu unutarak, bireyi insan olarak “eğitmek” yerine her şeyden biraz, hiçbir şeyden tam olarak öğretemeden sistematik çaresizlik olan sınavdan sınava sürüklemektedir. Lakin sorun bununla da kalmamakta, öğrettiklerini yine öğrettiği biçimde sorgulamakta ve denetlemektedir. İyi fiziki imkân kandırmacasının altına gizlenmiş, toplumdan ve hayattan izole etme gayesi güden dört duvar arasında somut yaşamı soyut düzlem üzerinde göstermeye çalışmaktadır. İnsan merkezli yaklaşımları müfredat programlarının arasında kaybetmeyi başarabilen eğitim sistemi, teknolojik göz boyamacılığın arkasında son çırpınışları da görmezlikten gelmektedir. Ve gelecek, teknoloji ile çerçevelenmiş ancak insani hasletlerden yoksun olarak ülkemizi beklemektedir.  
Sokakta sıradan bir öğrenciye sorduğumuzda, bizi şaşırtmayacak bir cevaptır okuldan memnun olmamak. Eğitim yöneticileri apolitik bir tutumla bu gerçeğin üzerinde durmalıdır. Eğer Atatürk’ün yolunda ilerlemek istiyorsak öğrencileri okul müfredatları arasında yalnızlaşan ve de duyarsızlaşan bireyler olmaktan kurtarmalıyız. Bu da yine eğitim felsefemizin ve okulun yeniden düşünülmesini zorunlu hale getirmektedir. Okulsuz bir toplum modeli sunan ütopik düşünürlerin zihinsel argümanları ideal okulda gerçekleştirilmelidir. Okulu sınırlandıran hantal müfredatların yerine her kurumun kendi hedefleri doğrultusunda dinamik programlar oluşturulmalıdır. Bunun kahramanlarından biride eğitim müfredatının içerisinde öğütülmeyi bekleyen öğrenciler olmalıdır. Uygulamalı eğitim esas kabul edilmelidir. En somut birkaç örnekle, huzurevinde yaşayan bir insana yardım etmekten çekinen gençlerin doktor, bedensel veya zihinsel bir engelli ile göz göze gelmekten kaçınan bir öğrencinin yönetici olduğu bir eğitim sistemi modern toplumların istediği bir durum olmasa gerek.
“Kendini bil” derken kadim bilgeler günümüze ışık tutmaktadır. Eğitim ve öğretim, rasyonel aklın ışığında insan merkezli bir süreçtir. Ve ancak yaşam ile bütünleşirse anlamlı hale gelecektir.