Konusu
: Lise müfredatının gençleri hayata hazırlamadaki etkinliği tartışma konusudur. Sizin fikriniz nedir?

Yazar Rumuzu: umut 2178
Eser Sıra Numarası: 120218eser02


BİREY OLMAK

İnsan arıyorum dedi Diyojen, insan arıyorum. Elinde fenerle bir ömür dolaştı. Pek çok kimseler vardı çevresinde elbet, peki Diyojen’in asıl aradığı neydi?
 O hep kedine yetmeyi savunmuştu, fazlalıklardan kurtulmayı. Çünkü insan ancak bu şekilde mutluluğa ulaşabilir, özünü yaşayabilirdi. Ve hepsinin temelinde de bilgelik vardı.  Diyojen bıkmadan, sıkılmadan aradı. Belki “insan”ını bulmuştur, bilinmez ama kesin olan bir şey var ki Diyojen “insan”ı bugün yetişen Türk gençliğinde arasa çabaları hüsranla sonuçlanırdı.
 Her gün içinde yaşadığım bu lise hayatı beni kendi ayakları üzerinde durabilen biri olarak yetiştirmekten, bana kendimi tanıtmaktan çok daha da bağımlı ve karamsar bir yarış içine sürüklüyor. Dershaneler, özel dersler, test kitapları ve niceleri hayatımın vazgeçilmezleri oluverdiler. Peki, mutlu ve ülkesi, dünyası için güçlü bireyler olmak bunlarla ne kadar mümkün?
   Bir gün öğretmenlerimden birinin sorduğu “Hobileriniz nelerdir?” sorusu beni gerçekten düşündürdü. 25 kişilik sınıfımızda kalkan parmakların sayısı yarıdan bile azdı. Ama kendimizce haklıydık çünkü sadece okula gelmek yetmez ki, okulda her sene üst üste eklenen onca formül, onca kuralı ezberlemek için çok çalışmak hatta dershanelere gitmek gerekliydi. Ve nihayetinde üniversite sınavı gibi bir yarış vardı. 
“Okul müfredatı adeta bizi seçim yapmaya zorluyor.” diye düşündüm. Ya bütün ezberlerle dolu, çoğunu kafamızda canlandıramadığımız, canlandırsak bile gerçek hayatta karşılığını anlayamadığımız müfredatı yalayıp yutacak ve lise hayatımızın içsel hiçbir yanı olmadan, öylece geçip gitmesine izin verecek ya da çeşitli hobiler edinip düzenli olarak icra edecek, yeteneklerimizi keşfedecek, sosyalleşecek ve kendimizi bulacak ama daha az ezber yapacaktık. Müfredat “Formül” diyor ama biz “Tecrübe” diyecektik. 
Ancak ben çevremdekileri öylesine kaygılı görüyorum ki pek azımız ikinci yolu seçmeye yelteniyor. Seçenler de genellikle kötü örnek olarak nitelendirilmekten kurtulamıyor. İşte böylece kendinin farkında olmayan, çoğunluğun izinden giden, kendi ayakları üzerinde durmayı bilmeyen, ancak boyun eğip vaziyete alışan bir nesil yetişiyor ve Yunus’un şu dizelerini akla getiriyor, 

'İlim ilim bilmektir
İlim kendini bilmektir
Sen kendini bilmezsen
Bu nice okumaktır'
Böylece nice okuyan Türk gençliği üniversiteye gelince geçmişe dönüp ah, vah ediyor. Ne çabalarla kazandığı prestijli bölümü ilgi alanlarının, yeteneklerinin yanından bile geçmiyor çünkü. Ama hiç olmazsa toplum, aile baskısından kurtulmuştur. Lisedeyken en zor bölümü seçmişti ya, ne zorluklarla vermişti o dersleri. Yaşıtları bir müzik aleti çalarken, tiyatro kulübüne giderken o daha çok çalışmıştı. Şimdi sorun neydi,dahadaönemlisineyapacaktı?                                                                                                                                                                             
 İşte sistemin bizi içine sürüklediği bir ikilem daha. Böyle nice gencimiz ya hayatını ilgi duymadığı bir meslek üzerinden kazanacak ya da yeteneklerine uygun bir bölümü nihayetinde keşfedip o bölümü kazanamama riskini de göze alıp tekrar deneyecek. Umutları kırılacak, pişman olacak ve lise müfredatının bu aşırı baskıcı ve realiteyle bağdaştırılamayan sistemi yüzünden kim bilir kaç sene kaybedecek ömründen.
Kayıp ömürler için bir şey gelmese de elimizden, bundan sonraki nesillerimizi kendinden emin, artı ve eksi yönlerini iyi bilen gerçek bireyler olarak yetiştirmek için hala umut var. Belki de müfredatımızın daha kişiye dönük, yetenekleri ortaya çıkaracak şekilde düzenlenmesiyle gençliğimiz henüz çok geç olmadan amaçları doğrultusunda yürümeyi öğrenir ve belki de Diyojen bir sonraki “insan”ını Türk gençliğinde bulabilir.