Konusu
: Lise müfredatının gençleri hayata hazırlamadaki etkinliği tartışma konusudur. Sizin fikriniz nedir?

Yazar Rumuzu: kova 0202
Eser Sıra Numarası: 120218eser04

                                                  PRANGA DEĞİL KANAT
Daha on yedi,on sekiz yaşlarındayız.Her birimizin içinde her şeyi keşfetme,deneme,yanılma,kendimizi ölçüp biçme ve belki de kendimizde bütün o olmak istediğimiz insanların,örnek aldıklarımızın özelliklerini topladığımız yeni bir “ben” yaratma,hayallerimizin peşinde alabildiğine koşma arzusu var.Durdurulamaz,önümüze geçilemez bir heves,enerji,istek.Bunların yanında, her geçen gün çığ gibi büyüyen inanılmaz yeniliklerin oluşu, herkesin artık alışkanlık adı altında konumlandırabileceği bir gerçek.Bu bilgi bombardımanı,biz gençler için çeşitli avantajlar sağlayabildiği gibi bazen dezavantajın o siyah pelerinini atabiliyor üzerimize,çok büyüdüğünde.Kafamızın içinde milyonlarca düşünce,fikir fokur fokur kaynarken,kendi aralarında öne geçmek,ipi göğüslemek için yarış halindelerken bunların arasından gerekli ile gereksizi ayırt edebilme yetisini kazanabilmek,bu karmaşanın sisinden,pusundan yolumuzu görebilmek de eninde sonunda bize düşüyor.İşte mevcut olan bu durumda “kalbimizin ve sezgilerimizin yolunda gidebilme cesaretini” kazanabilmemiz için, hayatımızın oldukça önemli bir bölümünü kaplayan okullarımızda gördüğümüz müfredat,kilit nokta oluyor belki de.
Müfredatımızda,bize ileriki hayatımızda gerekecek bilgilerin verilmeye çalışıldığı, bize iyi örnekler teşkil edecek ve doğruluğun ne ifade ettiği herkese göre değişse de bizi doğru yolda yürümeye teşvik edecek bilgilerin sunulduğu,müfredatın bu amaçlara yönelik düzenlendiği tabii ki yadsınamayacak bir gerçek.Fakat,müfredatın bir oda olduğu ve bizim o odaya ayna tuttuğumuz,aynadaki yansımada gözüken her şeye detaylı bir biçimde baktığımız farz edilirse,tozlu dolapların,eskiciden alınmış halıların ve çoktan atılması gereken bir yığın eşyanın görmezden gelinemeyeceği de kaçınılamayacak ayrı bir gerçektir.
Bahsi geçen ikinci gerçekten yola çıkılırsa,müfredatımız sanki içimizde keşfedilmeyi bekleyenlere ihanet ettiğimiz,sırtımızı çevirdiğimiz hissini yaratır bizde.Çoğaltma,arttırma yerine ayrıştırma,azaltma,tek bir yola kanalize etme çabası vardır sanki,”Türkçe matematik mi,fen matematik mi? Yoksa,son seçenek olan Türkçe sosyal mi?” sorusundan da anlaşıldığı gibi.”Kalıpların,sınırların var senin,ruhunun ve beyninin,çıkma dışarı kutundan,kabullen seçtiğini.” denilir gibi. Bu yaşta bilmemiz,bilebilmemiz mümkün müdür ki,önümüzdeki o merdiveni apar topar, ne olup bittiğini bile anlamadan çıktığımızda karşımıza çıkan labirentte hangi yola sapmamız gerektiğini.Tekdüzeleşiriz sanki adım adım,başka alanlarda kendimizi geliştirmemize yoğun ve kalabalık,gerekli olup olmadığı üzerine milyonlarca tez sunulabilecek bilgilerle engeller oluşur;soluklanmamıza izin verilmesi şöyle dursun soluğumuz kesilir; kafamızı kocaman bir bariyere toslamışız gibi hissetmemiz kaçınılmazdır kimi zaman.
Oysa ki suya benzeriz biz.Kabımız olmadan belli bir formumuz da yoktur.Dalga dalga yayılmaya,köpürmeye,coşmaya,deniz olmaya,içimizde balıklar,kabuklar,kestaneler barındırmaya pek hevesliyizdir her birimiz.Su bilinçsizce,doldurabileceğinden çok daha küçük bir kaba konarsa taşar,her yeri ıslatır.Tersi yapılırsa eksik kalır,dolduramaz içini. Suya benzemenin yanında, turuncu bir alev gibi bir de hevesimiz vardır.O alev kırmızıya çalmak ister;koyu kırmızı olmak sonra ve hiç sönmemektir emeli.Özgür olmak isteriz;başkalarının özgürlüğünü kısıtlamadan, naif ve özgür olmak.Einstein’in istemiş olduğu gibi akıllı ve iyi niyetlilerin yaşadığı bir şehir oluşmasıdır belki de çoğumuzun düşlediği içten içe.
Bunlar göz önünde bulundurulursa benim fikrimce yapılması gereken,bizlerin dayatmalardan muaf tutulmamız,önyargıdan sınıfta kalmamız ve ezberi en azılı düşmanımız saymamızdır.Kendi gelişimimize,farkındalığımıza,gerçekte,gerçekten bize gerekeceği bilinenlere can simidiymişçesine sarılmamızın teşvik edilmesi,yanlış yapmaktan ve içimizdeki “ben”lere,”sen”lere,”biz”lere deneme yanılma yoluyla gerçek kimliklerini vermemize fırsat tanınması,yeniliklere her daim açık olunması,fırtına çıktığı zaman geminin dümenini başka bir yöne kırabileceğimizi bilmenin rahatlığının üzerimize sinmiş,sindirilmiş olmasıdır.
Biz sınavlar oluruz.O sınavlardan iyi notlar almak için,müfredatta gördüklerimizin büyük çoğunluğunu iki gün sonra unutacak olsak da kusursuz şekilde kağıda dökebilmek için var gücümüzle çabalarız;çünkü iyi bir üniversiteye gidip iyi bir kariyer sahibi olmamız önemlidir ama aslında neyin ne olduğunun farkında olan pek azımız vardır.Neyin ne olduğuna gelince,benim ondan kastım şudur,hayat sınavını boş kağıt vermemek,alnımızın akıyla tamamlayabilmektir önemli olan;bir iki silgi izinin,karalamanın kimseye zararı yoktur sanırsam,çabalandığını gösterir.Yüzümüzde mağrur,gururlu bir gülümsemeyle sınav salonundan çıkabilmek için belki de şu dönemlerde girdiğimiz sınavların niteliğinin,içeriğinin farklılaşması gereklidir.
Bir ülkenin kalkınmasındaki en önemli faktör şüphesiz herkesin beynine kazındığı üzere o ülkenin gençliğidir;herkesten önce Atatürk’ün söylediği gibi.Ve gençliğin gelişebilmesi,kendini en iyi şekilde ifade edip ortaya koyabilmesi,özgüvenli,ne istediğini bilen ve daha da önemlisi ne istemediğinden emin olan bireylerin yetişebilmesi için de onların,bizlerin ayaklarına pranga değil,kollarına kanat takmak gerekir;yollarını açmak elden geldiğince.