Konusu
: Lise müfredatının gençleri hayata hazırlamadaki etkinliği tartışma konusudur. Sizin fikriniz nedir?

Yazar Rumuzu: cetvel 0629
Eser Sıra Numarası: 120220eser09


EĞRİ CETVELDEN DOĞRU ÇİZGİ ÇIKAR MI?
Eğitim, tanımlanması zor bir kavramdır. Yapılan tanımlar, eğitimi yorumlamaktan öteye gidememiştir.  Hal böyleyken devletlerin bu süreci yönetmeleri ve bundan istenen sonucu almaları nasıl mümkün olabilir? Diğer bir deyişle genel anlamda eğitimin temel amacı nedir?  Özelinde ise Türk Eğitim Sistemi neyi amaçlamaktadır?
Türk Millî Eğitiminin genel amaçlarına baktığımızda iki farklı beklenti söz konusudur. Birinci beklenti: “Türk Milletinin bütün fertlerini, Atatürk İnkılâp ve İlkelerine ve Anayasa’da ifadesini bulan Atatürk Milliyetçiliğine bağlı; Türk Milletinin millî, ahlâkî, insanî, manevî ve kültürel değerlerini benimseyen, koruyan ve geliştiren; ailesini, vatanını, milletini seven ve daima yüceltmeye çalışan; insan haklarına ve Anayasanın başlangıcındaki temel ilkelere dayanan demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti'ne karşı görev ve sorumluluklarını bilen ve bunları davranış hâline getirmiş yurttaşlar olarak yetiştirmektir.”
İkinci beklenti ise: “Beden, zihin, ahlâk, ruh ve duygu bakımlarından dengeli ve sağlıklı şekilde gelişmiş bir kişiliğe ve karaktere, hür ve bilimsel düşünme gücüne, geniş bir dünya görüşüne sahip, insan haklarına saygılı, kişilik ve teşebbüse değer veren, topluma karşı sorumluluk duyan; yapıcı, yaratıcı ve verimli kişiler olarak yetiştirmek; ilgi, istidat ve kabiliyetlerini geliştirerek, gerekli bilgi, beceri, davranışlar ve birlikte iş görme alışkanlığı kazandırmak suretiyle hayata hazırlamak ve onların, kendilerini mutlu kılacak ve toplumun mutluluğuna katkıda bulunacak bir meslek sahibi olmalarını sağlamaktır.” Birinci beklenti ferdin devletle olan ilişkisine yönelik iken, ikincisi ferdin bireysel yaşamını düzenlemeye yöneliktir. Peki, Türk Eğitim Sistemi hâlihazırda bu beklentilere cevap verebilecek bir yapıya sahip midir, diğer bir deyişle bu süreci amaçlanan şekilde yürütebilmekte midir?
Bu sistemin mantığına ters düşen ölçme ve değerlendirmeler, uygulamaların amacından sapmasına neden olmaktadır. Bunun bir örneğini Türk Eğitim Sistemine entegre edilen çoklu zekâ kuramının uygulanışında görmek mümkündür. 1983 yılında Howard Gardner’ın ortaya attığı bu kuram zekânın sekiz farklı öğrenme şekliyle işlediğini söyler. Kuram Howard Gardner’ı bile şaşırtacak derecede kabul görmüştür. Bununla birlikte kuramın yorumlanmasında çok yanlış noktalara da varılmıştır. Hatta öyle ki, Howard Gardner kuramla ilgili bilinen yanlışları düzeltme gereği duymuştur. Kuram, bu sekiz farklı öğrenme şeklinin birbirinden bağımsız olarak değil birbirine paralel olarak çalıştığını ifade eder. Ayrıca kuram her becerinin geliştirilebileceğini, kimsenin öğrenmeyi tek bir yolla tamamlamaya çalışmasının mantıklı olmayacağını ifade eder.  Bundan yola çıkılarak öğrencilere matematik derslerinde müzik dinletilmesinin algılamayı arttıracağı düşünülmüştür. Oysaki Gardner’a göre, eğer matematiğe yoğunlaşma söz konusu değilse, müzik sebebiyle gelen ses ile musluğun akmasından gelen veya keserle çivi çakılmasından gelen ses arasında fark yoktur.
Çağdaş Türk Eğitimi amacından saptırılmış bir kurama dayandırılıyor. Öyleyse, eğri cetvelden doğru çizgi çıkar mı? Buna verilen cevabın olumsuz olacağı gibi, sorun sadece bununla da sınırlı değil. Örneğin eğitimde en çok kullanılan yöntem ölçme ve değerlendirmedir. Ölçme ve değerlendirme, eğitim hayatının olmazsa olmazıdır. Ancak, sınavlar bilgiyi ve öğrenmeyi ölçme konusunda bir araç olmaktan çıkartılıp, okumanın amacı olarak gösterilirse öğrencilerin sınavlarda aşırı derecede baskı ve stres yaşaması kaçınılmaz olur. Okullarımızda, sınav endeksli programlar bizlere “ferdi hareket” fikrini dayatıyor. Her koyunun kendi bacağından asıldığı bu yapılanmada sosyal ilişkiler asgari düzeye indiriliyor. Öğrenciler tek hedefi sınav olarak görüp diğer aktiviteleri onları amaçlarından uzaklaştıran birer angarya olarak benimsemelerine neden olmaktadır. Örneğin; 19 Mayıs çalışmaları! Lise öğrencilerinin okulun son bir ayı derslerden kaçtıklarını düşündükleri birer çalışma oluyor eleştirisi herkesin dillendirdiği bir tespit haline geliyor. Bu çalışmaların içinin doldurulamaması 19 Mayıs çalışmalarının tamamen “şekilci” bir hal almasına neden oluyor. Milli bilinci kazandırma amacını yerine getiremediği gibi fiziksel ve ruhsal gelişimini de destekleyemediğinden bayramların millet hayatındaki önemine hizmet edemiyor. Bu faaliyetlerin daha coşkulu, öğrencilerin fiziksel ve ruhsal dünyalarına hitap eden çalışmalara dönüştürülmesi gerekiyor.
Liselerde hazırlanan müfredat temel olarak öğrenciyi akademik hayat ve sosyal hayat olarak iki alanda yetiştirmeye yöneliktir. Öğretmenlerin, bu süreçteki rolünün önemi aşikârdır. Öğretmenlerin, modern eğitim sisteminde öğrencilere rehberlik yapması daha ön planda olmalıdır. Geleneksel eğitim sisteminde ise formasyona bağlı olarak öğretmenlerin, öğrencilerin üzerinde bir otorite kurarak derslerin işlenmesi yatıyor. Farkını biraz daha açık olarak izah etmek gerekirse, geleneksel sistemde ders kitapları konunun işlenmesinde öğretmenin yardımcısı iken modern sistemde ders kitapları öğrencinin bireysel becerileriyle araştırıp öğrenirken öğretmenlerinden sadece rehberlik hizmeti alacağı bir konum yaratıyor. Sisteme göre öğrencilerin bireysel olarak araştırma, öğrenme ve ifade etme becerileri arasında kayda değer bir fark yok. Peki her öğrencinin aynı düzeyde sayısal beceri gösterip sözeli de beraberinde yürütebilmesi ne kadar mümkün? Neden sözel seçen öğrenciler sadece sözel dersler görürken, sayısal bölüme yönelenler beraberinde sözel dersler alıyor?
Fen liselerinde olmayan müzik dersi öğrenciler adına büyük bir kayıp. Birçok öğrencinin sakinleşmek ve biraz olsun rahatlamak adına müziğe ihtiyacı var. Sayısal derslerde tahtaya kalkıp, çözümü yapıp yerine oturduğunda başarılı olarak addedilen bir fen lisesi öğrencisinin bir sonraki sözel derste elini kaldırmaktan çekinmesinden daha normal ne olabilir ki? Fen liselerinde sözel dersler sayısal derslerin arasına serpiştirilmiş birer dinlenme saati gibi muamele görüyor.
Öğrenciler konuşmadan, fikir paylaşmadan geçen dersler verimli ders oluyor. Öyle ki, bazen öğrenciler “Öğretmen kızar mı?” endişesiyle anlayamadıkları yerleri sormuyor. Özgüven kazanmak bir yana, özgüven kaybına uğrayan genç beyinler kendilerinden bir şey beklenmesini istemiyor. Öğrenciler bazı derslerde gruplara ayrılarak konuyu sınıfa anlatma görevini üstleniyor. Öğretmenler sıralara oturuyor. Öğrenciler öğretmenin rehberliğinde konuyu anlatmaya çalışıyorlar. Formasyon eğitimi aldıkları halde sınıf kontrolünde problem yaşayan öğretmenler varken bir öğrencinin anlattığı ders bir başka öğrenci için ne kadar anlaşılır olabilir ki? Soru sormayan bir öğrencinin gelen soruyu cevaplayabilmesi ne mümkün!
Öğrenciler, karşısında kravatlarını düzeltip sınıfa girdiğinde ayağa kalktıkları hocalarına saygıyı bundan ibaret sanıyorlar. Sosyal ilişkiler ise sadece resmi düzeyde. Gerektiğinde öğrencileri bir adım daha ilerde olsun diye hafta sonlarında ailesiyle vakit geçirmek yerine kurs veren, ders veren hocalarına bir bayram mesajını, sabahları bir “günaydın” demeyi çok görüyorlar.  Öğrenciler öğretmenlerini öğretmekle yükümlü birer işçi gibi benimsiyorlar. Abraham Lincoln oğlunun öğretmenine bir mektup yazıyor… Şöyle diyor:“Ona kuvvetini ve beynini en yüksek fiyata satmasını fakat hiçbir zaman kalbine ve ruhuna fiyat koymamasını öğret. Uluyan bir insan kalabalığına kulaklarını tıkamasını öğret ona ve eğer kendisinin haklı olduğuna inanıyorsa dimdik dikilip savaşmasını öğret. Ona nazik davran ama onu kucaklama. Çünkü, çeliği ancak ateş saflaştırır. Bırak sabırsız olacak kadar cesaretine sahip olsun. Bırak cesur olacak kadar sabrı olsun. Ona her zaman kendisine karşı derin bir inanç taşımasını öğret. Böylece insanlığa karşı da derin bir inanç taşıyacaktır. Bu büyük bir taleptir, ne kadarını yapabilirsin bir bakalım. O ne kadar iyi, küçük bir insan. Oğlum…”
Eğitim sistemimizin hedefimizde yanımızda rehber değil, önümüzde çözümleyici olması temennisiyle…